03-12-2018
Ebedi mutluluğu yaşamak
Bir an başınızı yerden kaldırıp göğe çevirerek, göğün parça parça dağılmış bulutlar ile saf saf uçan kuşlar ile süslü güzel yüzüne bakın. O güzelim tablo, ne de hoş! Ya bulutsuz bir gecede ışıl ışıl yanan gökkandillerinin bayramını seyre ne demeli? Ama gün olur, gece olur, günler geceye eklenip ay olur, aylar olur da, başımızı yerden kaldıramayız nedense. İşimizden gücümüzden, gündelik meşgalelerden, borçtan, alacaktan, "Şunu alsaydım keşke, bunu yapsaydım"lardan... veya “dedikodu olmasın ama…”, deyip dedikodu yapmaktan gözümüzü gök yüzünün güzelliklerine çevirmeyiz.

Biz göğe bakmadıkça, gök bizden küser, uzaklaşır. O bizden uzaklaştıkça, biz dipsiz bir yer kuyusuna iner dururuz. Sonunda mutsuz çehreler, umutsuz düşler, huzursuz evler, sancılı kalpler, dertli başlar dolar dünyamıza. Şu güzel dünya, biz o boş ve anlamsız meşgalelere daldıkça kararır, soğur, asıklaşır. Bir zindan olur. Hatta bir nevi cehennem oluverir.
O meşgalelerin, o gündelik küçük hesapların ötesinde, ötelerde bizi bütün ruhumuzla kucaklayan bir sır olmalı ki, ötelerin ve bu yerin Sahibi, Kur’ân’ıyla bizi oraları seyre çağırıyor. Başımızı onlara; o kuşlara, bulutlara, yıldızlara çevirelim istiyor. Mülk süresinin 3. ayetinde "Çevir gözünü semaya" diyor. Yine Mülk süresinin 19. ayetinde "Üstlerinde kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı?" diye haber gönderiyor. Sonra Rabbimiz, Zariyat süresinin 56. ayetinde "Yeryüzünde seyahat edin" diyor. "Seyahat edin" yani, kabuğunuzu kırın, yarattıklarımı görün, seyredin, düşünün. Ve ayetin devamında; "Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için nice deliller ve ibretler vardır" diyor sonra. "Allah size delillerini gösteriyor" buyuruyor.

Peki, o ‘deliller,’ o ‘işaretler,’ o ‘ayetler’ nasıl anlaşılır? Allah o işaretler ile nasıl bilinir?

Bu sorulara cevap verme düşüncesiyle hareket edersek eğer, gördüğümüz her bir şey; kuşlar, bulutlar, ağaçlar, otlar, taşlar, çiçekler o bambaşka bir hal alıverir. Hepsi, sanki gökkuşağı gibi bir renk ayrımına uğrar ve içinde sakladığı yedi rengi dışa vurur; kendisini Yapanı, özellikleri ile renk renk anlatıp tanıttırır. Kuşların o güzelim kanatlarında, çiçeğin o kat kat yaprağında, ağaçların o sırım sırım sıralanmış dallarında bir düzen, bir intizam, bir ölçü bizi karşılar. Oradan ağacı, kanatları, çiçeği o düzenle yaratan Munazzım’ı, o ölçüyü koyan Mukaddir’i, onları öyle tasvir eden Musavvir’i tanırız. Bakarız: Ağaç vardır, kuş vardır, çiçek vardır; hepsi yapılmıştır. Demek o tasvir eden ve yapan, Musavvir ve Sâni’dir de; tasvirini sanatla yapmıştır. O, ağaç ile, kuş ile, çiçek ile ilim sahibi olduğunu da bildirir, Alîm ismini okutturur. Onlara en uygun şekli verdiğini hikmet gözüyle göstermesi ile de, Hakîm ismini okutturur. Bu silsile, böylece uzar gider. Her bir Allah’ın güzel ismi bir başka ismin kapısını açar ve Allah’ı o isimlerle bize tanıttırır. Her bir ismi anladıkça, her birini kavradıkça, "Lâ ilâhe illallah" derken, mana olarak "Lâ musavvir illallah," "Lâ alîme illallah" ... da demeye başlarız. O’dan başka ilah, rab, munazzım, mukaddir, alîm, hakîm, kadîr, rahîm olmadığı inancı kalbimize yerleşir. Kur’ân’ın Haşr sûresinin 24’ncü ayetinde, " O, öyle Allah ki, Hâlık’dır= her şeyi yaratıb takdir edendir, Bârî’dir= yoktan var edendir, Musavvir’dir= bütün varlıklara şekil verendir. Esmaü’l-Hüsna (en güzel isimler) O’nun... Bütün göklerde ve yerde olanlar, hep O’nu tesbhih eder. O, Azîz’dir= her şeye gâlib ve her kemale sahibdir, Hakîm’dir= hikmet sahibidir..." bu şekilde kalbimizde nakşedilmiş olur. Şuurumuza bu anlayış yerleştikçe, duygularımıza bu sır nüfuz ettikçe, bir şeylerden kurtulduğumuzu hissederiz. Bütün varlığımız ile yalnız O’na, o güzel isimlerin Sahibine yöneldikçe de, sahteliklerin içimizdeki saltanatı yıkılır. Sahte ilahlar dünyamızdan bir bir silinir. Bu şuur, bizi en başta kendi nefsimizin, kendi heveslerimizin esaretinden çekip kurtarır. Allah Mâlik ise eğer, bütün mülk O’nun ise, ben de O’na aidim deriz. O halde, kendi vücudumu istediğim gibi kullanamam. Ancak asıl Sahibinin izni ve rızası dâhilinde kullanabilirim. Allah Âlim ise eğer, sonsuz ilim sahibiyse, bizim ilmimiz ancak, O’nun bize verdiğidir, O’nun hediyesidir, O’nun emanetidir. Allah Rab ise eğer, terbiye ve idare eden O ise, hayatımızın tedbirini gören, vücudumuzu idare eden de O’dur. Hem Allah Rezzak’tır. İştahla dilimize aldığımız sayısız rızık, midemizde işlenir ve kılcal damarlar ile ayrıştırılıp, kan dolaşımıyla her bir organımıza, her bir hücremize dağıtılır, hayatımız o sayede devam eder. Hal bu iken, nasıl rızkı kendimiz veriyoruz diye iddia edebiliriz? Hem O Kadîr’dir. Her şeye gücü yetendir. Vücudumuz o rızıklarla işler, çalışır; koşarız, düşünürüz, yazarız, okuruz. Bizim kurmadığımız bir vücudu, bizim sahip olmadığımız gıdalarla çalıştıran o Rab ve Rezzak, koşma, yürüme, işleyip çalışma gücünü de verir. Bu apaçık ortadayken, kudreti kendimize vermemiz nasıl mümkün olur? Her mevsim için ayrı ayrı var olan yediğimiz meyveler kimin eseri? Mesela, İlkbaharda; çilek, kiraz, yaz aylarında; kapuz kavun, son baharda; üzüm, nar, şimdi girmeye hazırlandığımız kış mevisiminde; portokal, mandalin gibi ve diğer bütün meyve ve sebzelerin ihtiyaç duyduğu suyu, havayı, mevsimleri var eden Allah değil midir? Elebette Allah’u Teâlâ’dır. Hatta bize bütün bu meyvelerin yeme iştihını veren de yine O’dur.

Bu şuurla bizler, bütün bu nimetleri bahşeden Yalnız Rabbimize şükrederiz. Yalnız O’ndan medet bekler, ancak O’ndan yardım dileriz. Bunun neticesinde; kâinatı yoktan var eden ve her şeyin Sahibi olan Allah’u Teâlâ’yı kalbimizle tasdik eder, dilimizle zikrederiz. Rabbimizi başta namazla ve bütün ibadetlerle zikrettikçe, ruhumuz mest olur. Böylece de ruhumuz her an O’nun huzurunda olmanın şuuruyla gelen huzuru bulur. O huzur ile şu kısacak dünyada o Bâkî-i Zülcelâl’e, O sonsuz Güzele yönelir, gideriz ve sonsuz mutluluğu, daha şimdiden yaşamaya başlarız.

Haber Arama  

© 2015 Site Sahibi Gündem Gazetesidir.
info@gundemgazetesi.com