12-04-2026
Yarının Cesur Yürekleri
“Dünyaya her gün, sanki ona ilk kez bakıyormuşsun gibi bak. Eğer bunu başarabilirsen, hayatın ne kadar görkemli olduğunu her sabah yeniden keşfedersin” diyor zamanla okuduğum ve çok beğendiğim bir çocuk kitabının çok cesur çocuk karakteri.

“Dünyaya her gün, sanki ona ilk kez bakıyormuşsun gibi bak. Eğer bunu başarabilirsen, hayatın ne kadar görkemli olduğunu her sabah yeniden keşfedersin” diyor zamanla okuduğum ve çok beğendiğim bir çocuk kitabının çok cesur çocuk karakteri.
Aslında ne kadar basit, değil mi? Ama bir o kadar da zor. Biz yetişkinler, hayatın hengamesinde bakmayı unutup sadece “görmeye” başladığımızda, o görkemli tablo yerini anlamsız bir sıradanlığa bırakıyor. Oysa bazı kapılar var ki, ardında o saf hayranlığın hiç sönmediği bir dünya barınıyor. Bu yazıda biraz o kapılardan ve o kapıların ardındaki mucize çocuklardan bahsetmek istiyorum. İskeçe’de geçirdiğimiz bu son birkaç gün, bana iyilik medeniyetinin anahtarının hala çocukların avucunda olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Bir çocuğun, yazdığı üç satırlık kodla bir tekerleği döndürdüğü o anki bakışını gördünüz mü hiç? “Öğretmenim, robot çalıştı! Koşun gelin!” diye bağırıp koşuşturan çocuklar. “Yarışmada en iyisini biz yapacağız” hırsıyla yüzümüzü güldüren çocuklar. “Of yetişmiyor bunlar. Ne yapacağız biz?” heyecanıyla öğretmenlerini de en iyisini başarmaya sevk eden pırıl pırıl zihinlerin her biri apayrı bir güzellik taşıyor.
Ardından bir başka dünyaya, Mucize Tiyatrosunun o heyecan dolu atmosferine geçiyoruz. Okulda belki de en arka sırada sessizce oturan, parmak kaldırmaya bile çekinen o içine kapanık çocuğun sahnede nasıl devleştiğine şahit oluyoruz. Birbirlerinin elini tutarken, repliklerini birbirlerine fısıldarken omuzlarındaki o ağır sorumluluğu nasıl bir zarafetle taşıdıklarına şahitlik etmek, insana umudu yeniden aşılıyor. Onlar sahnede “insanı” keşfederken, biz seyirci koltuğunda oturup kendi çocukluğumuzdaki o saflığı, o ilk bakışı hatırlıyoruz.
Hepsine çok güveniyoruz çünkü onlar her şeyden önce kendilerine güveniyorlar ve en önemlisi de bu yolculukta yalnız olmadıklarını biliyorlar. Arkalarında dağ gibi duran, çocuklarının hayalleri için her türlü fedakarlığı yapan aileleri ve onları bağrına basan koca bir toplum var. Bu heyecanlarda biz de büyüyoruz aslında. Onlar öğrendikçe biz tazeleniyoruz, onlar başardıkça biz “hala bir yol var” diyoruz. Biliyoruz ki bu çocuklar; yarın doktor, mimar, tesisatçı, tüccar, sanatçı ya da öğretmen olacaklar. Ama hangi mesleği yaparlarsa yapsınlar, alanlarında en iyisi olurken bir şeyi hiç unutmayacaklar, köklerini. Modern dünyanın tüm imkanlarını kullanacak, teknolojinin en zirvesine çıkacaklar ama toprağına, kültürüne ve geçmişine olan o derin aidiyetlerini hep yüreklerinde taşıyacaklar.
Yıllar geçip bizler yaşlandığımızda ve geriye dönüp baktığımızda, bugün o sınıflarda ve o sahnelerde parlayan gözleri sevgiyle hatırlayacağız. Belki bir gün onlardan birinin başarısını dünya basınında gururla okurken ya da sahnede ayakta alkışlarken gözlerimiz dolacak. Hayat, eğer görmeyi bilirsek her sabah bize yeni bir başlangıç sunuyor. Bu ister İskeçe’de, ister Gümülcine’de ister Meriç’te olsun, fark etmiyor. Bu “mucize çocuklar” bize sadece robotik kodlamayı ya da tiyatroyu değil, asıl umudu diri tutmayı öğretiyorlar. Onların o saf, o içten, o durdurulamaz çocuksu heyecanı bizim yetişkin dünyamızın yorgun, tozlu ve bazen karanlık yanlarını bir güneş gibi aydınlatıyor. Onlar sadece bizim yarınımız değil, bugünümüzün de en büyük tesellisidir. Onlar, Batı Trakya Türk Azınlığının her bir köşesinde gökyüzüne süzülen, geleceği müjdeleyen ve asla sönmeyecek olan o en parlak yıldızlarımızdır.