12-04-2026
Müftülük tartışması, gerçekler ve kasıtlı çarpıtmalar
Batı Trakya’daki müftülük meselesi azınlığımızda son günlerin bir numaralı gündem maddesi olmaya devam ediyor. Konu, Dimetoka’dan sonra Gümülcine ve İskeçe’de “seçim” adı altında müftü tayini sürecinin başlatılmasıyla tekrar gündeme gelmişti.

Batı Trakya’daki müftülük meselesi azınlığımızda son günlerin bir numaralı gündem maddesi olmaya devam ediyor. Konu, Dimetoka’dan sonra Gümülcine ve İskeçe’de “seçim” adı altında müftü tayini sürecinin başlatılmasıyla tekrar gündeme gelmişti.
Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulunun açıklamasından sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamayla “müftü tayini” sürecine tepki gösterdi.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığının Türkiye’nin açıklamasına verdiği yanıt ve ardından tayinli müftülüklerden yapılan açıklamalar, Batı Trakya’daki temel bir sorunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Gerçeklerin bilinçli biçimde çarpıtılmasını.
Öncelikle meselenin özü nettir. Türkiye’nin tepkisi, Batı Trakya Türk azınlığının kendi müftüsünü yani dini liderini seçme hakkının Yunanistan tarafından ihlal edilmesine yöneliktir. Bu, yalnızca siyasi bir tartışma değil, doğrudan bir azınlık hakkı meselesidir.
Buna karşılık Atina’nın savunması, konuyu bilinçli şekilde başka bir zemine çekmektedir. “Lozan Antlaşması’nda müftü seçimi yoktur” argümanı öne sürülerek mesele daraltılmakta ancak antlaşmanın azınlıkların kendi dini ve kurumsal yapılarını idare etme hakkını tanıyan ruhu görmezden gelinmektedir. Hukuki metinlerde tek tek kelimelere sığınmak doğru bir yöntem olamaz. Böyle yaparak temel ilkeyi yok saymak iyi niyetli bir yaklaşım değildir.
Daha da dikkat çekici olan ise yapılan karşılaştırmalardır. Türkiye’deki müftülük sistemi ile Batı Trakya’daki durum aynıymış gibi sunulmaktadır.
Türkiye’de İslam bir azınlık dini midir? Tabii ki hayır. Patriklerin ve metropolitlerin görevlendirilme usulleri ortadayken, Batı Trakya’daki müftülük meselesini bununla kıyaslamak, açıkça elmalarla armutları kasıtlı biçimde karıştırmaktır.
Gerçekleri bu şekilde çarpıtmak, Batı Trakya’da azınlığın hakkının gasp edildiği ve uluslararası yükümlülüklerin ihlal edildiği gerçeğini değiştirmez. Meseleyi Türkiye’deki uygulamalarla karşılaştırmaya çalışmak Batı Trakya’daki hak ihlallerini görünmez kılmaya yetmez.
Türkiye’de müftülükler, çoğunluğu oluşturan bir dinin kamu kurumu niteliğindeki yapılanmasıdır. Batı Trakya’daki müftülükler ise bir azınlığın dini liderliğini temsil eder. Bu iki yapıyı aynı kefeye koymak, “Türkiye’de de seçim olmuyor” gibi komik bir yaklaşım ya ciddi bir kavram karmaşasıdır ya da bilinçli bir yanıltma çabasıdır.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığının açıklamasında sonra tayinli müftülüklerin açıklama yaparak, Yunanistan’ın “Avrupa’da Müslüman azınlığa özel haklar tanıyan tek ülke olduğu” yönündeki iddiası da benzer şekilde sorunludur. Asıl mesele şudur. O hakkı kullanacak dini lider kim tarafından belirlenmektedir? Bu alanda toplumun iradesi dikkate alınıyor mu? Yoksa bu irade ve azınlığın istekleri, beklentileri, talepleri yok mu sayılıyor?
Eğer bir dini lider, o topluluğun iradesi dışında atanıyorsa, orada gerçek anlamda bir özgürlükten söz edilemez.
Ayrıca Atina’nın ısrarla “Türk azınlık yoktur” söylemini sürdürmesi, sorunun yalnızca idari değil aynı zamanda kimlik boyutunun da olduğunu göstermektedir. Bir topluluğun kendi kimliğini tanımlama hakkını yok sayarak demokratik bir çözüm üretmek mümkün değildir.
Bugün gelinen noktada açık bir gerçek vardır:
Batı Trakya Türk azınlığı, kendisine dayatılan, seçimle iş başına gelmeyen müftüleri, iradesi dışındaki kişileri müftü olarak dini lider olarak kabul etmemektedir. Bu tavır yeni değildir ve geçici de değildir. Bu, ilkesel bir duruştur. Azınlığın duruşu bu konuda nettir.
Azınlığın dini lideri ancak azınlığın kendi iradesiyle belirlenirse meşruiyet kazanır. Bunun dışındaki tüm yöntemler, ister “hukuki düzenleme” ister “idari uygulama” adı altında sunulsun, bir dayatmadan ibarettir.
Bu nedenle bir kez daha açık ve net şekilde ifade etmek gerekir: Batı Trakya Türk azınlığı, kendi iradesi dışında belirlenen dini liderleri kabul etmeyecektir.
Hakların görmezden gelinmesine, kimliğin inkârına ve iradenin yok sayılmasına karşı durmaya devam edecektir.
Bu mesele, teknik bir idari düzenleme değildir. Doğrudan bir hak ve onur meselesidir.