16-05-2026
Biz neysek çocuklarımız da o
Son zamanlarda anne babaların dilinde hep aynı endişeli cümleler var: "Çocuğum telefondan başını kaldırmıyor" ya da "Okulda arkadaşları ona huzur vermiyor”. Ailelerin uykusunu kaçıran "internet bağımlılığı" ve "akran zorbalığı" gibi meseleler, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır.

Son zamanlarda anne babaların dilinde hep aynı endişeli cümleler var: "Çocuğum telefondan başını kaldırmıyor" ya da "Okulda arkadaşları ona huzur vermiyor”. Ailelerin uykusunu kaçıran "internet bağımlılığı" ve "akran zorbalığı" gibi meseleler, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Ben bu tabloya baktığımda; gerçek dünyada kendine yer bulamayan, "ben buraya aitim" diyemeyen insanların ya telefonun içine hapsolduğunu ya da hırsını yanındakinden çıkardığını görüyorum. Karşımızdaki tablo, sırtındaki ağır yükler yüzünden yorulmuş, beli bükülmüş koca bir toplumun resmidir.
Geleneksel teoriler bize "bağımlılığı" bir irade sorunu veya dopamin döngüsü olarak anlatır. Oysa eleştirel bir perspektifle baktığımızda şunu sormalıyız: Batı Trakyalı bir çocuğu/genci ekranın başına çivileyen şey oyunun cazibesi mi, yoksa dışarıdaki dünyanın yetersizliği mi?
Bizim coğrafyamızda gençler, bazen kültürel izolasyon, bazen ekonomik dar boğaz, bazen de "ne olacağım?" kaygısının ağırlığı altında yaşıyor. Genç, gerçek hayatta söz hakkı bulamadığında, kimliğini özgürce inşa edebileceği sosyal alanlar daraldığında dijital dünyaya "iltica" eder. Dolayısıyla bu bir bağımlılık değil, bir dijital sürgündür. Çocuk, akşam yemeğinde ailesiyle konuşmak yerine telefonuna bakıyorsa, belki de o masada konuşulacak "gerçek" bir şey kalmadığı içindir. Çözüm, interneti yasaklamak mıdır yoksa gencin yaşadığı kasabayı, köyü ve mahalleyi onun için yeniden "yaşanır" ve "anlamlı" kılmak mıdır? Bu soru bizi uzunca düşündürmelidir. Ekranı kapatmak kolaydır fakat zor olan, ekran kapandığında gencin karşısında bulduğu boşluğu umutla doldurabilmektir.
Bir okul bahçesinde bir çocuğun diğerini ezmesi, sadece iki çocuk arasındaki bir huysuzluk meselesi değildir. Akran zorbalığı dediğimiz şey, yetişkinlerin dünyasındaki güç ilişkilerinin çocuk dünyasındaki yansımasıdır. Eğer biz, hakkın ve emeğin değil “arkası sağlam olmanın” ya da sadece “boyun eğmenin” daha önemli görüldüğü, konuşmak yerine gücü elinde tutanın sözünün geçtiği bir düzende yaşıyorsak, çocuklarımızın da ‘”güçlüysen haklısın” kuralını erkenden öğrenmelerine hiç şaşırmamalıyız.
Eleştirel psikoloji der ki: Zorbalık yapan çocuk, aslında sistemin ona öğrettiği "hayatta kalma" stratejisini uygulamaktadır. Eğer bir çocuk, farklı olanla dalga geçiyorsa, bu hem çocuğun terbiyesiyle hem de bizim toplum olarak "öteki" ile kurduğumuz sorunlu ilişkiyle ilgilidir. Batı Trakya’da azınlık olmanın getirdiği o hassas denge içinde, kendi içimizde yarattığımız mikro-hiyerarşiler (zengin-fakir, köylü-şehirli, şu mahalleli-bu mahalleli) çocukların oyunlarına sızar. Çözüm, sadece zorbayı cezalandırmak değildir. Çözüm, okullarımızı ve evlerimizi; farklılığın bir tehdit değil, bir zenginlik olduğu demokratik alanlara dönüştürmektir.
Modern psikoloji bizi sürekli "kendimizi tamir etmeye" zorluyor. "Daha dayanıklı ol", "stresini yönet", "pozitif bak"... Oysa bazen stresli olmak, adaletsiz bir düzene verilen en sağlıklı tepkidir. Ruh sağlığı denince akla sadece psikolog/psikiyatrist ofisleri veya akıl hastaneleri gelmemeli. Bizim coğrafyamızda bir insanın nasıl hissettiği konusu, tarladaki emeğinden kahvehanedeki sohbetine, okul yolundaki laklakadan sofradaki kavgaya kadar her yerde belli olur. Psikoloji dediğimiz şey kitaplardaki tanımlardan ibaret değil, doğrudan doğruya günlük hayatın içinde, insanların birbiriyle kurduğu ilişkilerde gizlidir. Dolayısıyla bir sorunu çözerken insanı bu gerçek hayattan, komşusundan ya da sokağından ayrı düşünmek bizi doğru bir sonuca götürmez.
İnternet bağımlılığıyla veya zorbalıkla başa çıkmanın yolu, bu meseleleri sadece çocuğun şahsi bir "bozukluğu" olarak görmeyi bırakıp kolektif bir sorumluluk üstlenmekten geçiyor. Sorunu tek bir kişiye indirgemek yerine, gençlerimize sadece itaat etmeyi değil, dünyayı sorgulamayı ve adil olmayı öğretmeliyiz. Pratikte, çocuğun elinden telefonu alıp onu boşluğa itmek yerine, ona ailede veya mahallede gerçekten işe yaradığını hissedeceği sorumluluklar vermeli ve sosyal bağlarını güçlendirmeliyiz.
Aynı şekilde, zorbalığa karşı sessiz kalmamanın bir erdem olduğunu anlatmalı, gücün zorbalıkta değil dayanışmada olduğunu önce biz yetişkinler kendi davranışlarımızla göstermeliyiz.
Eğer bizler sorunlarımızı baskıyla ya da birilerine yaranarak çözüyorsak, çocukların da okulda güç oyunlarına başvurmasına şaşırmamalıyız. Kendi fikrini savunabilen ve "neden?" diye sorabilen bir çocuk, hem dijital dünyanın sahte cazibesine hem de bir başkasını ezme dürtüsüne karşı en sağlam kalkanı zaten kuşanmış demektir.
Sonuç niyetine: Eğer çocuklarımız dijital dünyada kayboluyorsa veya birbirlerine karşı acımasızlaşıyorsa, bu bizim onlara sunduğumuz dünyanın acizliğindendir. Bir psikoloğun görevi sadece yarayı sarmak değil, o yaranın neden açıldığını topluma açıkça söylemektir. Gelin, suçu sadece çocuklarda aramayı bırakalım ve onlara sığınacakları ekranlardan, hükmedecekleri zayıflardan daha değerli bir şey sunalım: Gerçek bir aidiyet ve adil bir gelecek.