02-07-2026
Çınar Camii Davasında yargılanan dört kişi değil, bir halkın iradesidir
18 Haziran 2026 tarihinde İskeçe’de görülen ve kamuoyunda "Çınar Camii Davası" olarak bilinen davada yargılanan dört soydaştan biri de bendim. Bu davada verilen 17 aylık hapis cezası, yalnızca dört kişinin mahkumiyeti olarak değerlendirilemez. Bu karar, Batı Trakya Türk Azınlığının kırk yılı aşkın süredir çözüm bekleyen müftülük meselesinin ulaştığı kritik noktayı gözler önüne sermektedir.

18 Haziran 2026 tarihinde İskeçe’de görülen ve kamuoyunda "Çınar Camii Davası" olarak bilinen davada yargılanan dört soydaştan biri de bendim. Bu davada verilen 17 aylık hapis cezası, yalnızca dört kişinin mahkumiyeti olarak değerlendirilemez. Bu karar, Batı Trakya Türk Azınlığının kırk yılı aşkın süredir çözüm bekleyen müftülük meselesinin ulaştığı kritik noktayı gözler önüne sermektedir.
Davanın temelinde 11 Ekim 2024 tarihinde İskeçe Çınar Camiinde yaşanan olay bulunmaktadır. Mahkeme, sanıkları dini töreni engellemek ve şiddet kullanmak suçlarından mahkum etmiştir. Ancak olayın tanıkları, kamuoyuna yansıyan görüntüler ve yaşanan sürecin bütünü değerlendirildiğinde, bu kararın adalet duygusunu tatmin etmekten uzak olduğu yönünde ciddi soru işaretleri bulunmaktadır.
Bazen mahkeme salonlarında sanık sandalyesine oturanlar sadece insanlar değildir. Bazen bir halkın hafızası oturur o sandalyeye. Bazen bir toplumun iradesi. Bazen de yıllardır duyulmak istenmeyen bir ses.
18 Haziran günü İskeçe’de açıklanan kararla dört kişi 17 ay hapis cezasına çarptırıldık. Mahkeme bizleri dini töreni engellemek ve şiddet kullanmakla suçlu buldu. Fakat mesele dört kişi meselesi değildir. Mesele Çınar Camii meselesi de değildir. Mesele, Batı Trakya Türk Azınlığının kırk yılı aşkın süredir çözüm bekleyen müftülük meselesidir.
11 Ekim 2024 günü İskeçe Çınar Camiinde yaşananlar, gökten düşen bir olay değildi. O gün yaşananlar, yıllardır çözümsüz bırakılan bir sorunun kaçınılmaz sonucuydu.
Bir toplum düşünün. Kendi dini liderini kendisinin belirlediğine inanıyor. Kendi seçtiği müftüleri benimsiyor. Onları temsilcisi ve manevi önderi olarak görüyor. Ama devlet ona başka isimler gösteriyor ve "Sizin müftünüz budur" diyor. “Bu sizin dini lideriniz” diyor. Demekle de kalmıyor, çeşitli yöntemlerle empoze ediyor.
İşte sorun tam da burada başlıyor. Batı Trakya Türk Azınlığı onlarca yıldır seçilmiş müftüleri dini liderleri olarak kabul ediyor. Devlet ise tayin ettiği müftüleri bu makamların sahibi olarak görüyor. Yıllardır devam eden anlaşmazlık budur.
Bu gerçeği değiştirmek için zaman zaman çeşitli girişimler yapıldı. Tayinli müftüler etrafında toplumsal destek oluşturulmaya çalışıldı. Bunun örneğini Çınar Davasında gördük Fakat toplumun vicdanında ve hafızasında karşılığı olmayan hiçbir şeyin kalıcı olması mümkün değildir.
Bir makamı devlet verebilir. Bir unvanı devlet verebilir. Ama meşruiyeti ancak toplum verir. Çınar Camiinde yaşanan olay da işte bu meşruiyet tartışmasının bir yansımasıdır.
O gün cuma namazı başlamıştı. İnsanlar ibadet için camideydi. Tartışma, toplumun kabul etmediği tayinli müftülerin camiye gelmesiyle başladı. Sonrasında ne oldu? Cuma namazı yarıda mı kaldı? Hayır. İbadet sona mı erdi? Hayır. Namaz kılınamadı mı? Hayır. Tayinli müftülerin bölgeden ayrılmasının ardından cuma namazı kaldığı yerden devam etti ve tamamlandı. O halde sormak gerekir: Eğer ibadet tamamlandıysa, dini töreni engelleyen kimdi? Bu soru hala cevabını beklemektedir.
Bir diğer suçlama ise şiddet iddiasıdır. Evet, tepki vardı. Evet, insanlar rahatsızlıklarını dile getirdiler. Evet, seslerini yükselttiler. Fakat bir toplumun sözlü protestosunu şiddet olarak tanımlamak, demokratik toplumlarda son derece tehlikeli bir yaklaşım değil midir? Eğer itiraz etmek şiddetse, eğer tepki göstermek şiddetse, eğer kabul etmediğin bir uygulamaya karşı ses yükseltmek şiddetse, o zaman demokrasinin anlamı nedir?
Batı Trakya Türk Azınlığının yaşadığı sorun yalnızca müftülük sorunu değildir. Bu mesele aynı zamanda temsil meselesidir. Kimlik meselesidir. Saygı meselesidir. Bir halkın ne düşündüğünün dikkate alınıp alınmaması meselesidir. Bugün Avrupa’nın ortasında yaşayan bir azınlık toplumu, yıllardır aynı şeyi söylüyor: "Bizi dinleyin." Ne ayrıcalık istiyor. Ne imtiyaz. Sadece kendi iradesinin görülmesini ve saygı duyulmasını talep ediyor. Fakat ne yazık ki yıllardır çözüm üretmesi gerekenler sorunu çözmek yerine yönetmeyi tercih ediyor.
Sonuç olarak mahkeme salonları doluyor. Dava dosyaları büyüyor. Cezalar veriliyor. Ama sorun çözülmüyor. Çünkü gerçek sorun mahkeme kararlarıyla ortadan kalkmıyor. Toplumun kalbinde duran meseleler cezalarla çözülmüyor. Tam tersine daha da derinleşiyor. Çınar Camii Davası’nın ardından verilen karar belki hukuk tarihinin sayfalarında küçük bir not olarak yer alacak. Ancak Batı Trakya Türk Azınlığının hafızasında bu dava başka bir anlam taşıyacaktır. Çünkü bu davada yargılanan sadece dört kişi değildi. Bir halkın iradesi yargılandı. Bir toplumun tercihi yargılandı. Kırk yılı aşkın süredir cevapsız bırakılan talepler yargılandı. Bugün ihtiyaç duyulan şey cesaretle gerçeğe bakabilmektir. Batı Trakya’daki müftülük meselesinin artık ertelenemeyecek bir mesele olduğunu kabul etmektir. Toplumun sesini duymaktır. İradesine saygı göstermektir. Demokrasinin yolu baskıdan değil, halkın iradesine saygıdan geçer.
Ve tarih bize defalarca göstermiştir ki, hiçbir mahkeme kararı bir halkın vicdanını mahkum etmeye yetmez…