Anasayfa

01-09-2026
“Her Şeyi Bilenler” çağı
William Shakespeare asırlar önce şöyle bir söz sarf etmişti: “Aptal, kendini bilge zanneder; ama bilge insan kendisinin aptal olduğunu bilir”.
1 Eylül 2026 Salı

William Shakespeare asırlar önce şöyle bir söz sarf etmişti: “Aptal, kendini bilge zanneder; ama bilge insan kendisinin aptal olduğunu bilir”.

Bir akşamüstü kahvehanede oturduğunuzu ya da sosyal medyada memleketle ilgili bir paylaşımın altındaki yorumları okuduğunuzu düşünün. Eğitimden tarıma, siyasetten azınlık haklarına, sağlıktan ekonomiye kadar her konuda son sözü hiç tereddüt etmeden söyleyen kaç kişiye rastlıyorsunuz? Bir konu üzerinde yıllarca kafa yormuş, eğitim almış veya tecrübe edinmiş biri cümlesine genellikle “Bence...”, “Elimizdeki verilere göre...” diyerek temkinle başlarken, o konu hakkında yalnızca iki dakikalık video izlemiş biri nasıl oluyor da kesin hükümler savurabiliyor, değil mi?

Bu duruma psikoloji biliminde Dunning-Kruger Sendromu adı veriliyor. Türkçe karşılığıyla ifade edecek olursak: Cehaletin özgüveni ve bilginin alçak gönüllülüğü.

1999 yılında sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger, insan zihninin bu ilginç çalışma biçimini bilimsel olarak kanıtladılar. Araştırmaların ortaya koyduğu gerçek oldukça çarpıcıydı: Bir konuda yetersiz bilgiye sahip olan bireyler, hem kendi bilgi eksikliklerini fark edemiyor hem de o konudaki gerçek uzmanların yetkinliğini doğru değerlendiremiyor.

Bunun temelinde, psikolojide “metabiliş” yani “kendi düşünme sürecini ve öğrenme sınırlarını gözlemleme becerisi” eksikliği yatıyor. Bir insan ne kadar az bilirse, bilginin ne kadar derin ve karmaşık bir derya olduğundan da o kadar habersiz kalır. Dolayısıyla, sığ bir suda yüzdüğü için kendini okyanusu aşmış zanneder. Öte yandan, bir konuda derinleştikçe bilmediği alanların ne kadar devasa olduğunu gören bilge insan, her adımında daha alçakgönüllü ve temkinli bir duruş sergiler.

Peki bu bilimsel gerçeklik, bizim toplumsal hayatımıza, azınlığımızın günlük dinamiklerine nasıl yansıyor?

Küçük, kenetlenmiş ve kendi özgün varlığını korumaya çalışan toplumlarda bilgi ve iletişim kanalları son derece hayati bir role sahiptir. Ancak günümüzde dijitalleşmenin de etkisiyle kahvehane sohbetlerinden WhatsApp gruplarına, sosyal medya mecralarından toplumsal kaynaşma alanlarına kadar her alanda Dunning-Kruger etkisinin izlerini görmek mümkün.

Söz gelimi, çocuklarımızın geleceğini şekillendiren eğitim meselelerinde, pedagoji ya da psikolojik gelişimden tamamen habersiz kişilerin, “Bizim zamanımızda böyleydi, şimdikiler şımarık” kestirmeciliğiyle bilmişlik taslaması. Mesela, azınlığımızın kolektif girişimlerinde, işin uzmanı ve liyakat sahibi kişilerin fikir sunmak yerine sessiz kalmayı seçmesi, buna karşın en az bilgiye sahip kişilerin en yüksek sesle yön vermeye çalışması...

İşte cehaletin özgüveni tam olarak burada toplumsal bir risk haline geliyor. Bilgili insanın nezaketinden gelen sessizliği, bilgisiz insanın cüretkar bağırışları karşısında ezildiğinde, toplumsal kararlar aklın ve bilimin ışığında değil, sesi yüksek çıkanın gürültüsünde şekilleniyor.

Dost acı söyler, dostlar. Dunning-Kruger etkisi sadece bireysel bir yanılsama olsaydı, “Herkes kendinden sorumlu” deyip geçebilirdik. Fakat Batı Trakya gibi dayanışmaya, nitelikli insan kaynağına ve doğru stratejilere ihtiyacı olan bir toplumda bu sendromun toplumsal bir maliyeti var.

Bir annenin veya babanın kulaktan dolma bilgilerle çocuğunun psikolojik ihtiyacını görmezden gelmesi, o çocuğun geleceğinde derin izler bırakabilir. Bir “söz sahibinin” “En iyisini ben bilirim” iddiasıyla insanları dinlememesi, kurumsal bir çöküşe yol açabilir. Toplumun, bilimsel ve rasyonel gerçekler yerine hamasete ve sığ sloganlara sığınması ise bizi küresel dünyadaki hızlı değişimlerin gerisinde bırakır.

“Bildiğini zannetmek, bilmenin önündeki en büyük engeldir” derler. Gerçekten de bir insan “Ben zaten biliyorum” dediği an, öğrenme kapısını kendi yüzüne kapatmış olur.

Cehaletin cesareti ile bilginin tevazusu arasındaki bu uçurumu kapatmak istiyorsak, Batı Trakya Türkünün sahip olduğu güçlü toplumsal bağlar ve tarihsel birikim, bizi yönlendirebilir.

Öncelikle, bilmemek bir zayıflık değil, aksine öğrenmenin ilk şartıdır. Toplum olarak “Bilmiyorum ama araştırıp öğrenebilirim” diyebilmeyi bir erdem haline getirmeliyiz. İnternette gördüğümüz her kısa videoyu veya iddialı metni mutlak doğru kabul etmek yerine, kaynağını ve geçerliliğini sorgulama alışkanlığı edinmeliyiz. Okullarımızda ve aile ortamlarımızda çocuklarımıza sadece bilgi yüklemekle kalmamalı, kendi öğrenme süreçlerini sorgulama ve eleştirel düşünme becerisi kazandırmalıyız.

Her şeyi bildiğini iddia edenlerin sesinin yüksek çıktığı zamanlarda, bilginin ve aklın sessizliğini bozması gerekir. Azınlık insanı olarak geleceğe daha sağlam adımlarla yürümek istiyorsak, soru sormaktan, araştırmaktan ve kendi sınırlarımızı kabul etmekten korkmamalıyız.

Unutmayalım ki, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak sadece bireysel bir hata değil, toplumsal geleceğimize darbe vuran bir hastalıktır. Gerçek bilgelik ise her zaman alçakgönüllülükle sorulan bir soruyla başlar.

Haberler


Peygamberimiz ve gençlik ruhu

“Her Şeyi Bilenler” çağı

Bir Batı Trakya ailesinden MIT’ye uzanan başarı hikayesi

Yunanistan’da muhalefetteki sol partilerden İsrail ile hava savunma anlaşmasına tepki

Avrupa Komisyonu Genel Müdürü Doğu Makedonya-Trakya’ya geliyor

Yassıköy Belediyesinden hükümete altı kalkınma projesi

Burak Adil: “Oyunun içindeki öğrenme fırsatlarını görmek önemli”

Mevsimlik itfaiyeciler 12 ay istihdam istedi

İsmail Rodoplu ölümünün 6. yılında anılacak

Akaryakıt desteği Eylül’de de devam edecek

İsrail ile Yunanistan, ’Aşil Kalkanı’ hava savunma anlaşmasını imzaladı

Yalımlı’da geleneksel Mahya etkinliği yoğun katılımla gerçekleştirildi