29-01-2026
Biz Buradayız
Bazı tarihler vardır, resmi ideolojilerin tozlu raflarında "münferit bir hadise" olarak geçiştirilmeye çalışılırken, bir halkın gözünde ve gönlünde hiç unutulmayacak bir anıta dönüşür. Batı Trakya için 29 Ocak, işte tam da böyle bir eşiktir. Müsaadenizle, biraz diplomatik nezaketle ama bir o kadar gerçekleri ele alarak, bu "hukuk ve kimlik" trajikomedisine biraz yakından bakalım.

Bazı tarihler vardır, resmi ideolojilerin tozlu raflarında "münferit bir hadise" olarak geçiştirilmeye çalışılırken, bir halkın gözünde ve gönlünde hiç unutulmayacak bir anıta dönüşür. Batı Trakya için 29 Ocak, işte tam da böyle bir eşiktir. Müsaadenizle, biraz diplomatik nezaketle ama bir o kadar gerçekleri ele alarak, bu "hukuk ve kimlik" trajikomedisine biraz yakından bakalım.
Genelde bir azınlığın varlığının, içinde yaşadığı devletin zenginliğine ’armağan’ olması beklenir ya da en azından teoride bu iş böyledir. Bu azınlığın varlığı, birilerinin "yok" varsayımı üzerine inşa ettikleri tezleri dibinden sarsıyor. Düşünsenize, bir devletin mahkemesi çıkıp diyor ki: "Siz yoksunuz. Yani varsınız da, isminiz o değil. İsimsizsiniz, kimliksizsiniz ya da bizim biçtiğimiz kimliklesiniz ama ne hikmetse vergi mükellefisiniz." İşte ironi tam burada başlıyor. Dünyanın en eski yerleşimlerinden birinde, atalarınızın mezar taşlarında ay yıldız bulunan bir coğrafyada, "Türk" kelimesinin tabeladan indirilmesiyle kimliğinizin de buharlaşacağını sanan o naif, bir o kadar da karanlık bürokrasi...
Gülelim mi, ağlayalım mı?
1988’in Ocak ayazında, binlerce insan omuz omuza verip yürüdüklerinde kimsenin derdi bir tabela değildi. Onlar, insan olmanın en temel unsurlarından birini yani kimliklerinin tanınmasını savunuyorlardı. Ne kadar zarif bir talep, değil mi? Ne kadar "Avrupai" ve ne kadar "demokratik"... Ama gelin görün ki, o günlerde bu talep, buralarda bir "milli güvenlik meselesi" olarak kodlanıverdi. Ah o meşhur güvenlik kaygıları! Bir azınlığın isminden korkan bir nizamın, kendi özgüveni üzerine uzun uzun düşünmesi gerekirdi belki de.
Sonra 1990 geldi. İroni, yerini trajedinin soğuk kollarına bıraktı. İlk yürüyüşün yıl dönümünde, "medeniyetin beşiği"nde camlar kırıldı, dükkanlar yağmalandı, insanlar darp edildi. Ve ne tesadüftür ki, o gün güvenlik güçleri "stratejik bir sükunetle" olayları izlemeyi tercih ettiler. Belki de o cam kırıklarının içinde kendi demokratik imajlarının da parçalandığını fark edemediler.
Şimdi biraz diplomasi masasına dönelim. Batı Trakya meselesini sadece diplomatik bir mesele olarak görenler yanılıyorlar. Bu, ayrıca bir insan meselesidir. Atina’nın parlak ışıklı salonlarında azınlık haklarından bahsedenlerin, Gümülcine’nin odun sobası kokulu ara sokaklarındaki o direnişi görmezden gelmeleri ne kadar da diplomatik bir unutkanlıktır, değil mi? "Bizim değerlerimiz" derken kastedilen o geniş çemberin içine nedense Batı Trakya Türkü bir türlü tam sığdırılamadı. Hep bir "ama", hep bir "fakat"...
Peki, ne kaldı geriye?
Geriye, 29 Ocak ruhunun o sarsılmaz inadı kaldı. Yeri gelmişken söyleyelim. O inat ne tabelaların indirilmesiyle biter ne de vitrinlerin kırılmasıyla. Bugünün 29 Ocak’ları hepimize bir farkındalık dersidir. Batı Trakya Türkü, o gün o sokaklarda yürürken aslında karşı tarafa da bir ayna tuttu. O aynada görünen, bazen bir hukuk ihlali, bazen bir korku, bazen de kendini kandırmanın yansımasıydı. Dokunaklı olan bir nokta da var ki, bu insanlar, bunca baskıya, bunca yok sayılmaya rağmen, hiçbir zaman şiddete başvurmadılar. Sadece yürüdüler. Sadece durdular. Sadece "biz buradayız " dediler. Bundan daha asil, daha diplomatik bir başkaldırı olabilir mi?
Bugün, 2026’nın ilk günlerinde, 29 Ocak’ı hatırlarken amacımız bir acıyı deşmek değil. Bir onuru selamlıyoruz. Tabelalardan silinen o kelimelerin, yüreklere ne kadar derin kazındığını görüyoruz. Biliyorum ve biliyoruz; tabelalar değişir, mahkeme kararları unutulur gider. Ama bir halkın "ben buradayım" diyen o toplu sadası, gökkubbede ebediyen yankılanır.
Sahi, sizce de bir insanın kendine ne diyeceğine başkalarının karar vermeye çalışması, 21. yüzyılın en dramatik komedisi değil mi?