Anasayfa
<
12-04-2026

Müftülük meselesi: Bir kurumdan fazlası
Geçtiğimiz ocak ayında Dimetoka Müftülüğüne tayin edilen Emin Şerif için Atina’da düzenlenen yemin töreni, aslında uzun süredir adım adım ilerleyen bir sürecin yeni bir aşamasıydı. “Seçim” görüntüsü altında gerçekleştirilen bu atamanın ardından şimdi sıra Gümülcine ve İskeçe müftülüklerine gelmiş durumda.

Ancak burada tartışılan mesele, yüzeyde görüldüğü gibi yalnızca bir atama ya da seçim tartışması değildir. Asıl mesele, Batı Trakya Türk Azınlığının kendi dini liderini belirleme hakkının kime ait olduğu ve bu hakkın ne ölçüde tanındığıdır.

1985 yılından bu yana azınlığın karşı çıktığı tayin yöntemi, 4964/2022 sayılı yasayla sözde “modern ve şeffaf” bir düzenleme olarak lanse ediliyor. Oysa bu yasa, azınlığın beklenti ve talepleriyle örtüşmek bir yana, mevcut sorunu daha da derinleştiriyor. Çünkü getirilen sistem, her ne kadar belirli bir prosedür ve danışma mekanizması içerse de, nihai kararın ve kontrolün devletin elinde olduğu bir yapıyı esas alıyor.

Bu nedenle azınlık nezdinde oluşan algı nettir: Bu bir seçim değil, seçim görüntüsü altında sürdürülen bir atama sistemidir.

Sorunun bir diğer boyutu ise yaklaşım meselesidir. Yıllardır devam eden bu sorunda devletin azınlığın temsilcileriyle gerçek anlamda bir diyalog kurma yönünde somut bir adım attığını söylemek mümkün değildir. Aksine, azınlığın müftülük konusundaki haklarını güvence altına alan uluslararası anlaşmaları baypas ederek, müftülük kurumunu kontrol altına almayı hedefleyen düzenlemelere meşruiyet kazandırma çabası mevcuttur.

Bugün gelinen noktada müftülük meselesi, bir kurum tartışmasının çok ötesine geçmiş durumdadır. Müftülük kurumu, Batı Trakya Türk Azınlığı için yalnızca dini bir makam değildir. Aynı zamanda toplumsal bütünlüğü sağlayan, kültürel sürekliliği taşıyan ve kolektif kimliği ayakta tutan temel yapılardan biridir.

Bu mesele, bir toplumun kendi iradesiyle kendini ifade edip edemeyeceği, kendi temsilcilerini belirleyip belirleyemeyeceği ve en temelde kendi kimliğini tanımlayıp tanımlayamayacağı sorusuna dönüşmüştür.

Tam da bu noktada, son yıllarda giderek daha belirgin hale gelen bir eğilim dikkat çekmektedir. Azınlığın, kendi tarihsel ve kültürel tanımı yerine, devletin her fırsatta altını çizdiği “Müslüman Helenler” yaklaşımı çerçevesinde yeniden tanımlanma çabası. Müftülük meselesine yönelik düzenlemeler de bu daha geniş politikanın bir parçası olarak okunmalıdır.

İşin üzücü yanı ise bu sürecin sadece devlet tarafından dayatılmaması, azınlık içindeki bazı kesimler tarafından da normalleştirilmeye çalışılmasıdır.

Üstelik son dönemde dillere pelesenk olmuş “demokrasi” kavramın altına sığınılarak… Oysa gerçek bir demokratik yaklaşım, ilgili toplumun iradesini tanımayı ve bu iradeyi sürecin merkezine koymayı gerektirir.

Burada amaçlanan, müftülük kurumu başta olmak üzere azınlığın kimliğini ayakta tutan temel yapı taşlarını zayıflatmak ya da kontrol altına almaktır. Kültürel kimliği besleyen kurumların etkisizleştirilmesiyle, yaratılmak istenen yeni azınlık profilinin zemini hazırlanmak istenmektedir.

Özetle, müftülük meselesi azınlık için bir dini meselenin ötesinde bir kimlik meselesidir. Ve bu meselede atılacak her adım, sadece bugünü değil, gelecekte nasıl bir azınlık yapısının ortaya çıkacağını da belirleyecektir.

Mesele müftülük değil; mesele, bir toplumun kendi kaderine ne kadar sahip çıkabildiğidir.

12 Nisan 2026 Pazar 20:40