Anasayfa
12-04-2026
Çözümsüzlük politikası
Batı Trakya Türk azınlığının sorunları yeni değil. Aksine, onlarca yıldır biriken, derinleşen ve artık kronikleşmiş meselelerdir. Ancak bugün gelinen noktada asıl dikkat çekici olan, bu sorunların varlığından ziyade, çözümsüzlüğün devlet tarafından bilinçli bir “tercih” haline gelmiş olmasıdır. Ne yazık ki “azınlık politikası” , eşittir “çözümsüzlük politikası” olmuştur.

MÜFTÜLÜK MESELESİ
Son günlerde İskeçe ve Gümülcine’de yürütülen müftülük süreci, bu tercihin en güncel ve somut örneklerinden biridir. Daha birkaç ay önce Dimetoka’da “seçim” adı altında gerçekleştirilen süreç, gerçekte azınlıkla hiçbir diyalog kurulmadan yapılan bir tayinden ibaretti. Hatta bir dayatmadan ibaretti. Bugün benzer bir sürecin diğer bölgelerde de işletiliyor olması, meselenin bir istisna değil, sistematik bir yaklaşım olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Oysa müftülük sorunu yeni değildir. 1985 yılından bu yana, yani yaklaşık 40 yılı aşkın süredir devam eden bir mesele söz konusudur. Bu kadar uzun süredir çözülememiş bir sorun karşısında artık “çözüm bulunamıyor” demek mümkün değildir. Burada açıkça bir tercih vardır: çözmemek.

Yunanistan devleti, bu sorunu azınlık temsilcileriyle diyalog ve istişare yoluyla çözebilecekken, mevcut durumu korumayı tercih etmektedir. Bu tercih, yalnızca bir idari yaklaşım değildir. Aynı zamanda sorunların devamını garanti altına alan bir politikadır. Yani sorunu bir yerde çözmek değil, çözümsüzlüğü sabit haline getirmek amaçlanmaktadır.

AZINLIK EĞİTİMİ
Benzer bir tablo azınlık eğitimi alanında da karşımıza çıkmaktadır. Azınlık okulları uzun yıllardır çeşitli yapısal sorunlarla mücadele ederken, bu sorunların çözümüne yönelik talepler sistematik biçimde karşılıksız bırakıldı ve bırakılıyor. Özellikle anaokulu eğitimi meselesi, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biridir.

Batı Trakya Türkleri, ilkokullarda olduğu gibi iki dilli (Türkçe ve Yunanca) eğitim veren azınlık anaokulları talep ederken, devlet yalnızca Yunanca eğitim veren devlet anaokullarında ısrar etti ve etmektedir. Bu durum, çocukların Türkçe anadilinde eğitim alma hakkını sınırlamakla kalmamakta, aynı zamanda azınlık ilkokullarının da öğrenci kaybetmesine yol açmaktadır. Artık anlaşılmaktadır ki amaç da budur.

Dahası, azınlık okullarının itibarsızlaştırılmasına yönelik uzun yıllardır sürdürülen dolaylı ve dolaysız politikalar ve algı operasyonları bu eğitim kurumlarını (Türk azınlık okullarını) zayıflatmayı hedeflemektedir. Bu da yine bir “ihmal” değil, devlet adına bilinçli bir yönelimdir.

VAKIFLAR SORUNU
Gelelim Batı Trakya’daki vakıf idarelerine. Azınlığa ait Vakıf İdare Heyetleri meselesi de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Azınlık vakıflarını yönetecek kişilerin seçimle belirlenmesi yönündeki talepler yıllardır görmezden gelinmektedir. Vakıflarda seçim meselesi yarım asır gibi uzun bir süreyi çoktan aşmıştır. Bu alanda da diyalogdan kaçınılmakta, azınlığın iradesi yerine merkezi atamalar tercih edilmektedir.

TÜRK KİMLİĞİNİN İNKARI
Tüm bu başlıkların ötesinde, belki de en temel mesele, azınlığın kimliği konusundaki katı tutumdur. “Türk” kimliğinin inkârı, sadece sembolik bir tartışma değildir. Bunun yanı sıra, diğer tüm sorunların da temelinde yatan ana unsurdur. Bir topluluğun kendini nasıl tanımladığına müdahale etmek, onun tüm kurumsal ve toplumsal yapısını doğrudan etkileyen bir yaklaşımdır. Kimliğimizin inkarı ve yapay kimliklerin dayatılması gibi çağdışı ve antidemokratik bir uygulamayla karşı karşıyayız. Hem de yıllarca.

Son yıllarda bu alandaki kısıtlamaların genişletilmesi, sorunun çözülmesi bir yana, daha da derinleştirildiğini göstermektedir. Artık yalnızca “Türk” ifadesi değil, “Batı Trakya” ifadesi dahi tartışma konusu haline getirilmektedir.

Tüm bu örnekler bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Batı Trakya Türk azınlığının sorunları çözümsüz değildir. Ancak çözümsüz bırakılmaktadır.

Ve bu, bir zorunluluk değil, devlet adına, hükümetler adına bir tercihtir.

Ancak unutulmamalıdır ki, çözümsüzlük üzerine inşa edilen politikalar, statükoyu koruyor gibi görünse de uzun vadede sorunları derinleştirir, toplumsal güveni zedeler ve birlikte yaşama iradesine zarar verir.

Gerçek çözüm ise bellidir. Diyalog, karşılıklı saygı ve azınlığın iradesini tanıyan bir yaklaşım. Bunun dışındaki her yol, çözümsüzlüğü yeniden üretmeye devam edecektir.

12 Nisan 2026 Pazar 20:17

Ozan Ahmetoğlu
Hayatın İçinden
Diğer yazılar >