Anasayfa
01-09-2026
“Seçilmiş Müftü”den daha büyük bir mesele
Batı Trakya’da bazen bir kelime, bir cümle, hatta bir insanın ardından söylenen güzel bir söz bile siyasi tartışmanın konusu haline gelebiliyor. Bu durum Batı Trakya Türk Azınlığının kendi değerlerini savunmasının, sorunlarının çözümü için mücadele etmesinin ne kadar zor olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif’in eşi Celile Şerif’in vefatının ardından Gümülcine’de yayımlanan Paratiritis tis Thrakis gazetesindeki yazı ve ardından gelen tartışmalar bunun son örneklerinden biri oldu.

Paratiritis gazetesinde Celile Hanım’ın ardından yayınlanan ve kendisinin aynı zamanda komşusu tarafından kaleme alınan duygusal haber, her şeyden önce bir insanı anlatıyordu. Celile Şerif’in bir eş, anne, büyükanne ve komşu olarak hayatına, torunuyla ve mahalledeki çocuklarla kurduğu sıcak ilişkilere yer veriyordu. Ölümün ardından yazılmış, farklı kimliklerin aynı mahallede ve aynı hayatın içinde nasıl buluşabildiğini anlatan insani bir metindi.

Ancak yazıda İbrahim Şerif için “seçilmiş müftü” ifadesinin kullanılması, bazı çevrelerin bütün dikkatini bu iki kelimeye yöneltti. Bu habere Rodopi Press gazetesi yanıt verdi. Daha doğrusu suçlama ve ithamlar içeren bir karşı haber demek daha doğru olacak.

Rodopi Press’te yayımlanan yazıda, “seçilmiş müftü” ifadesi üzerinden Paratiritis gazetesi ağır biçimde eleştirildi. Yazının kaynağı sorgulandı, siyasi amaç taşıdığı ileri sürüldü ve “seçilmiş müftü” ifadesinin Yunanistan’ın mevcut hukuki ve kurumsal yaklaşımına aykırı olduğu iddia edildi. Konu GÜNDEM Gazetesinin yazısı ve karşılıklı açıklamalarla genişledi.

Burada artık mesele yalnızca iki medya kuruluşunun görüş ayrılığı değildir. Asıl mesele, Batı Trakya’da hangi kelimelerin kullanılabileceği ve hangi ifadelerin kabul edilebilir sayılacağıdır.

Çünkü “seçilmiş müftü” ifadesi Batı Trakya Türk Azınlığı açısından yeni veya bilinmeyen bir ifade değildir. Azınlık toplumu tarafından benimsenen seçilmiş müftüler uzun yıllardır bu sıfatla anılmaktadır. Hatta az sayıda olsa da “seçilmiş müftü” ifadesini kullanan Yunanlı basın mebsupları ve siyasetçiler de olmuştur.

Dolayısıyla Yunanca yayınlanan bir gazetenin, azınlığın kullandığı bir ifadeyi kullanması neden bu kadar büyük sorun haline geliyor? Elbette herkes bir ifadeye itiraz edebilir. Hukuki veya kurumsal açıdan farklı bir görüş savunabilir. Ancak mesele, farklı bir görüşün varlığı değil, azınlığın kendi kullandığı kavramların kamusal alanda kullanılmasına gösterilen tepkinin sertliğidir.

Bu durum üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bir gazeteci, Batı Trakya Türk Azınlığının kullandığı bir ifadeyi kullandığında ağır ithamlarla karşılaşacağını düşünürse, bir süre sonra o ifadeyi kullanmaktan kaçınacaktır. Hatta bu konuya girmeyi dahi ciddi anlamda düşünecektir.

Sonuçta ne olur?

Azınlığın gerçekliği, kendi kavramlarıyla değil, yalnızca başkalarının kabul ettiği kavramlarla anlatılmaya başlanır. Bu ise sağlıklı bir medya ortamı değildir. Batı Trakya’da yıllardır devam eden birçok sorun var: Türk kimliği inkarı, eğitim, müftülükler, vakıflar, dernekleşme ve temsil meselesi. Bu sorunların bir kısmı uluslararası mahkemelere kadar taşınmış ancak onlarca yıldır çözülmemiştir.

Böyle bir ortamda medyanın görevi, sorunları yok saymak değil, farklı görüşlerin kendisini özgürce ifade edebildiği bir tartışma alanı oluşturmak olmalıdır. Bir gazete, azınlığın kullandığı bir ifadeye yer verdi diye siyasi propaganda yapmakla suçlanırsa bu demokratik tartışma alanını daraltır. Daha da önemlisi, Yunanistan’da yaşayan Türk azınlığın kendi gerçekliğinin Yunanca basında görünür olmasını zorlaştırır.

Bir Yunanlı gazeteci, azınlığın bakış açısını yansıtan bir ifade kullandığında bundan korkulmamalıdır. Bu, farklı bir gerçekliğin görünür olmasına izin vermek anlamına gelir. Sürekli siyasi anlam yüklenen, her kelimenin arkasında bir “tehdit” veya “mekanizma” aranan bir medya ortamı, en sonunda herkese zarar verir. Yunanistan’a zarar verir. Çünkü demokratik çoğulculuk ve ifade özgürlüğü açısından bölgenin imajını zedeler. Toplumsal barışa ve hoşgörü ortamına zarar verir. Çünkü azınlığın taleplerini anlatabileceği ortak kamusal alanı daraltır. Bölgeye zarar verir. Ve belki de en önemlisi, karşılıklı güveni zayıflatır. Oysa Batı Trakya’nın ihtiyacı daha fazla gerilim değil, daha fazla konuşabilmektir.

Bir Türk azınlık mensubunun talebi duyulduğunda hemen “Ankara’nın söylemi” olarak görülmemeli, önce o talebin kendisi tartışılabilmelidir. Bir gazeteci azınlığın kullandığı bir kavramı kullandığında hemen siyasi bir operasyonun parçası olarak değerlendirilmemelidir.

Bir insanın veya toplumun kendisini nasıl tanımladığının duyulması, demokratik tartışmanın doğal parçasıdır. Kırk yıldır çözülemeyen bir mesele hakkında farklı bir bakış açısının ortaya çıkması neden engellenmek istensin? Bir toplumun kendi haklarını savunabilmesinin önündeki en büyük engellerden biri, o toplumun taleplerinin konuşulmasını dahi “tehdit”, “propaganda” veya “dış güçlerin projesi” olarak gören bir medya iklimidir. Batı Trakya’da Türk azınlığın kendi kimliği ve talepleriyle ilgili kullandığı bir ifade, Yunanca yayın yapan bir medya kuruluşu tarafından kullanıldığında neden bu kadar büyük bir tehdit olarak algılanıyor?

Tam tersine, gerçek bir demokratik toplumda tartışma, rahatsız edici görünen görüşlerin de ifade edilebilmesiyle mümkündür.

Celile Şerif’in ardından yayımlanan yazının bize hatırlattığı belki de tam olarak budur. Çünkü Batı Trakya’nın geleceğini belirleyecek olan şey, hangi kelimenin yasaklanacağı değil; farklı insanların aynı masada hangi kelimeleri özgürce konuşabileceğidir.

Bölgemizin buna ihtiyacı var.



1 Eylül 2026 Salı 13:20

Ozan Ahmetoğlu
Hayatın İçinden
Diğer yazılar >